Şu dünyada iştahımı kabartan az şey vardır göz kapaklarımı soyup soğana çeviren imgelemler, kimi türküler ve nutella dışında. Aslında çiğköfteyi ve gezmeyi de severim, ama yazımızın konusu bu değil.
Yazımızın bir konusu da yok. Aynı yaşamak gibi, ömür tüketmek gibi. Konusuz film. Film mi? Senaryosuz? Sessiz? Filmin sonunu hiç merak etmeyen bir aktrist olsun mesela? Olur mu? Olmaz diye bir şey yok.
"Kalpten kalbe bir yol vardır ki görülmez"
- Neşet Ertaş'a inanmak istiyorum.
Mahvı hazırlayan birkaç isim var dünyada. Bir evlat sahibi olursam onu itinayla uzak tutacağım isimler. Samuel Beckett'in mesela, ne bu dünyada, ne eğer varsa öte dünyada asla yeri yok. İpnenin teki kendisi. Tanrı'ya güler. Kahkaha atar ona.Çıldırtır.
". . . tiny little thing . . . before its time . . . godforsaken hole . . . no love . . . spared that . . . speechless all her days . . . practically speechless . . . how she survived! . . that time in court . . . what had she to say for herself . . . guilty or not guilty . . . stand up woman . . . speak up woman . . . stood there staring into space . . . mouth half open as usual . . . waiting to be led away . . . glad of the hand on her arm . . . now this . . . some-thing she had to tell . . . could that be it? . . something that would tell . . . how it was . . . how she– . . . what? . . had been? . . yes . . . something that would tell how it had been . . . how she had lived . . . lived on and on . . . guilty or not . . . on and on . . . to be sixty . . . something she– . . . what? . . seventy? . . good God! . . on and on to be seventy . . . something she didn't know herself . . . wouldn't know if she heard . . . then forgiven . . . God is love . . . tender mercies . . . new every morning . . . back in the field."*
"- Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda?"
Lanet üstüne olsun Edip. Kirpiklerim yanıyor seni okurken. Kirpiklerime kastın var senin. Niye yanar bir kirpik? Diş değil ulan Edip! Tırnak hiç değil! Niye yanar? "Yaşam boyu inilti". Hiç oldu mu şimdi böyle imgelemek insanı? Olur çünkü; "ve her şey dönüştü işte / kahverengi bir çarşambadan / sapsarı bir cumartesiye". Başka çaresi yok Edip. Yok.
Ah...
"Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar."
Sadık Hidayet İranlıydı. Savaş gördü, Hayyam okudu, afyon içti ve barışın ne berbat şey olduğunu bildi. Sonra kendine bir gaz odası kurdu, öldü Sadık Hidayet. Hitler'den intikam mı almak istedi? Sanmam çünkü şöyle demişti:
" Ömrüm bir oduna benziyor, ocaktan düşen bir oduna: öteki odunların ateşinde kavrulmuş, kömürleşmiş, ama ne yanmış , ne olduğu gibi kalmış bir oduna benziyor. Fakat diğerlerinin dumanından, soluğundan boğulmuş."
Mahvı hazırlayan birkaç isim ve birkaç imgelem var dünyada, şarkıda, türküde, şiirde, romanda. Bütün sevdiklerimi uzak tutacağım eğretilemeler var. Çünkü "sinemi yaralar dil gizli gizli..."
Tori Amos'un kafasına portakal renginden bulutlar yağmur yağdırır, Florence'in gözkapakları uçar gider, Neşet'in Gönül Dağı'na yağmur yağınca canözüne sellll akar. Lale Müldür saçını eskil bir anahtarla ördürür. Ulaan!
Eğretileme şiirdedir, aşktadır, şarkıdadır, hayattadır. Elim, yüzüm, gözüm, sağım solum metafor olmuştur. Çünkü "Hava kurşun gibi ağır."dır bugünlerde. Öyle imgelemler vardır ki, adamın aklını başından alır, çıldırmanın eşiğine getirir onu. Kapının bir ölü ağzı gibi açık olmasını mesela...Ve sıkıntıyı buruşuk bir iç çamaşırı gibi saklamasını...Sever benim sevdiklerim. Benimse dilim kopar, elim yazmaya uzanmaz, gözlerim Baykuşlar kadar Kör. Cümlesizim.
HEYHAT!
* Samuel Beckett'in "Not I" isimli oyunundan alıntı. Oyunun metnine ulaşıp aklıselime kast etmek isteyenler şuradan buyurabilir: http://www.english.emory.edu/DRAMA/beckettnoti.html
0 yorum:
Yorum Gönder